Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Tut Yüreğimden Ustam

Ustam!
Aklım firarda.
Gözbebeklerimde müebbet hüzün,
Dilimde ay kesiği bir yara,
Düşüm kırık dökük,
Umudumun boynu bükük,
Bir öksüzün omuzlarında sükut.
Yüreğim sana emanet sıkı tut.
Tut ki; kancık pusulara düşmesin.
Bir hain kurşunu gelip deşmesin.

Ustam!
Ne zaman o senin bildiğin zaman,
Ne sevda gördüğün masallardaki.
Eskiden,
Halı tezgahında dokunurdu aşklar,
Nakış nakış, körpe kız ellerinde.
Mendillere yazılırdı isimler,
Yüreklere kazılırdı gizlice.
Sevdalılar asil ve de yürekli
Sevdalar, kavgalar iki kişilik.
Oysa şimdi;
Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde.
Meşru sevdalardan,
Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara,
Günahkar gecelerden.

Beni herkes sevdaya asi sanır,
Oysa aşk, beni nerde görse tanır,
Hasret tanır,
Zulüm tanır,
Ölüm tanır,
Yüzüm yüzümden utanır.

Yorgunum ustam;
Ne katıksız somun isterim senden,
Ne bir tas su,
Ne taş yastıkta bir gece uykusu.
Var gücünle asıl sükunetime,
Çığlığım kopsun,
Uzat ellerini güneşe dokun,
Uyandır uykusundan,
Tut yüreğimden ustam tut,
Tut beni, sür güne…

Şair: Serkan UÇAR

Seslendiren: Kerem EYUPOĞLU

Müzik: Toygar Işıklı- Unutamıyorum

Dinlemek İçin Tıklayın

Reklamlar

Sonunda anladım

– Anlatacak ne çok şey var, dinleyense ne az. [Konuşan hep ben olsam!]

– Sözümü kesme sakın! [Benim anlattıklarım daha değerli.]

– Vallahi cin fikirleri olan, hayata farklı pencereden bakan biriyim. [Kimse anlamıyor, o ayrı!]

– Nasıl oluyor da ben herkese destek olurken, ihtiyacım olduğunda herkes sırt çeviriyor? [Sıra bana da gelecek!]

– Sendeki imkanlar şimdi bende olsa! [Nasıl biri olurdum acaba?]

– Sen kısa şortla gezerken, ben… [Neler gördüm, neler yaşadım!]]

– Adamı gözünden tanırım. [Önyargı değil, ‘deneyim’ bunun adı!]

– Bitti. [Kaybeden o!]

Neden bu kadar zor insanın kendini aynada görebilmesi; savunmasız ve çırıl çıplak. Neyse onu itiraf etmesi işte; huzurla… Sonra da sevmesi o gördüğünü, bu değil dediklerini değiştirmesi… Başkası değil, sadece kendisi için.

Diğerlerinin gözünde bir takım [akıllı, başarılı, yaratıcı, zeki, mutlu, yetenekli gibi] sıfatları sahiplenme sevdasına, aynada kendine bakmaya çekinir oluyor insan!

– Başkalarının beni dinlemesini beklemek değil, anlattıklarımın yarattığı değer ile saygı kazanmak.

– Sözümün kesilmemesini beklemek değil, karşımdakinin söyleyeceğini merak etmek.

– Bana yaratıcı denmesini beklemek değil, hayata geçirdiğim fikirlerimle kendime yaratıcı demek.

– Karşılık bekleyerek kişilere destek olmak değil, destek olarak mutlu olmak.

– Deneyimin yaşta olmasını beklemek değil, deneyimsizliğin cesaretle açtığı o yeni kapılardan geçmek.

– İmkanları paradan beklemek değil, parasızlıktan yeni fırsatlar yaratmak.

– Kalıplarla oluşan o deneyimlerden hep doğru kararları almayı beklemek değil, herkesin hikayesini anlamaya hevesli olmak.

– Kazanmayı beklemek değil, kaybetmeyi göze almak. İstemek hatta!

Veya mümkün müdür bir adım ötesi?

Kimseden bir şey beklememek… Kendinden bile!

Peki bu boşvermislik olmaz mı?

Ben artık boş vermek gerektiğini düşünüyorum ve destekliyorum… [Ama boş vermek çok acı]

Peki insanlardan verebileceklerinden fazlasını beklememek mi bir adım ötesi? [Verdiklerinle doğru orantıda beklentilerin de artmaz mı o zaman  ve mutsuzluk? ]

Ya kendinden bir şey beklememek hiç bir şey denememek midir?  [Önemli olan belki de bir basamak aşağıda beklemek olsa gerek.]

Hayatımızda var olan “ben”sözcüğü sık kullanıldıkça bahçemizdeki çiçekler o kadar susuz kalmıyor mu? Örneğin; – Büyük bir şevkle paylaşmaya başladığımız bir olayın peşinden “Ben sana dememiş miydim?”cümlesiyle aniden büyük bir “ben” ortaya çıkıveriyor.

Evet, benlik içimizde ruhumuzun ta derinlerinde.  Hep onaylanma tutkumuz birilerinin bize “çok güzelsin, yakışıklısın, harikasın,..” dediğinde okşanan egomuz bir bakmışız “ben” oluvermiş.

“Sözümün kesilmemesini beklemek, bana yaratıcı denmesini beklemek, karşılık bekleyerek destek olmak, kazanmayı beklemek…” = EGOMUZU HER FIRSATTA ŞİŞİRMEYİ BEKLEMEKTİR.

Bedenimiz var, ama “ben” kavramının ruhumuz olduğunu fark ettiğimizde, uzuvlarımızdan bir nebze de olsa arındığımızda “hayat ve ben”olabileceğiz. Penceremiz sonsuz ufuklara açılacak,  doğan güneşin ruhumuzu ısıtmasını bekleyeceğiz, ve hayatta güzellik ve iyilik adına var olacağız. (Kainatta her şeyin var oluş sebebi olduğunu ve birbirini beslediğini düşünecek olursak, beklentisiz yaşamak pek olası değil sanki.)

Dünya oyununun yapımcısı ben olsaydım insanların en önemli özelliğini, parametresini “coşku” yapardım (bir çeşit aşk).. coşkubilitesi yüksek olanlardan çıkartırdım mutlu ve başarılıları. belki o da öyle yapmıştır. [Peki ya siz ne yapardınız?]

Kendinden bile bir şey beklememeye gelince “Ölmeden önce ölünüz” den geçiyor bu sanırım  [Becerebilmeyi isterdim ama öyle bir derinlik ki, dünyada tam anlamıyla bunu becerebilen kaç kişi vardır acaba? ]

Kimseye ihtiyacım olmaz’dan çok, başkalarından bir takım hoş sıfatları duyma ve sonrasında onları sahiplenme ihtiyacı / beklentisi içinde olmamak aslında kastettiğim.

Hala yaptığım bazı yanlış şeyler var ve onları gördükçe kendimden utanıyorum. Mesela hala bir şey yaptığımda beğenilmesini beklediğimi görüyorum zaman zaman veya hala bazı konularda başkası ne der hissi geliyor aklıma ne kadar kovmaya çalışsam da. Dahası, zaman zaman başkalarının yaptıklarına ilk anda eleştiriyle yaklaşıyorum, anlayıp sonra yorumlamak varken.

Ama önemli olan bunların farkında olmak ve hakikaten yok etmeye çalışmak herhalde, çünkü kişiliğini değiştirmek en zor şeylerden biri ama insan mutlu olmadığı özelliklerini değiştirmeli, başka yolu yok.

Ayn Rand (yazar, objectivism in kurucusu) kimseden bir şey beklememek ile ilgili çok yazılar yazmış. Bencilliği bir erdem olarak görüyor ve en basit haliyle kimseden bir şey beklemeden yaşamak olarak yeniden tarif ediyor. Hayatımda gördüğüm en güzel tariflerden biri. [Atlas Shrugged ve Fountainhead Ayn Rand’ın iki önemli eseri]

Son olarak beraber birşey yaparken kendin için yaptığını düşünmek yerine “birisi için yaptığını” düşünmek bile yeteri kadar bencilleşememişsiniz demektir.

Ayn icin “bencillik” bir yerde başkaları ne düşünürse düşünsün, kendi inandığın şeylerin arkasından gitmek gibi bir şey. Bunu yapmak için çok çalışkan, inatçı, ve yalnız (gerçek liderler yalnız kişilerdir aslında) olmak gerekiyor; tünelin sonundaki ışığı görmeden ve tek başına uzun süre yürümek!

Tünelden çıkan kişi kimseden bir şey beklememeyi bu doğal süreç sonrası öğreniyor. Artık kendinize kimseden bir şey beklemeyeceğim diye hatırlatmanıza gerek kalmıyor; beklemek aklınıza bile gelmiyor; zira kendinize olan inanç yeni bir boyutlara ulaşmış oluyor.

Bu tecrübe sadece kendinize değil etrafınıza olan saygıyı da yükseltiyor. Sanırım etrafa daha rahat, mutlu ve empatik bir gözle bakıyorsunuz.

Yazıyı okuyunca içinizde bazı şeyler kıpırdayacak ama eminim bilgisayar başından kalktıktan 30 dakika sonra içerisi yine eski tas eski hamam devam edecek.

diyorum ki kendimizin yarattığı kariyer sınırlarıyla, özendiğimiz yaşamlarla, aslında mutlu da olamadan, daha doğrusu kendimiz olamadan (yanında kendimiz olduğumuz insan elle sayılır cinsten) hep bir şeylerin arayışı içinde girdaptayız. O girdaptan çıkıp kendi özgürlüğümüze kavuştuğumuzda huzuru bulacağız.

Fakat böyle bir dünyada bu nasıl olacak? Ne yapılmalı? Alıp başını gitmek kolay, tek başına olduktan sonra ne anlamı var.

Sonunda anladım…

Eğer kalbin bir şey için değil de biri için atıyorsa ve sen bu hayatı ona adamışsan,

Mümkündür bir adım ötesi

Kimseden bir şey beklemeden… Kendinden bile!

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

Can YÜCEL

Duyuyorsunuz, değil mi?

Hep bir şeyler anlatıyor bana.
Her defasında farklı.
Hep bir öncekinden daha derin.
Her defasında yeniden.

İfade tek, dediği çok.
Gözümü alamıyorum!

Size de şu an dedikleri var.
Duyuyorsunuz, değil mi?

Tunç KILINÇ

1985 Haziran’ında National Geographic Dergisi’ne kapak olan, Afgan Kızı Şarbat Gula.Steve McCurry‘nin deklanşöründen.

1985’de National Geographic Dergisi’ne kapak olduğundan beri  gözleri tüm dünyayı etkiledi

Şimdi onun hikayesini anlatabiliriz…

17 sene sonra tekrar bulunmasının hikayesini izlemek ve detaylarını okumak için tıklayın

1.Ders –>İndirmek ve İzlemek İçin Tıklayın…
Rar Şifresi –>Niçin hacker olmak ister ki bir insan?

Haydi yorumunu bırak ve ilk dersin şifresi mailine gelsin.

ÖNEMLİ

Derslerde kullanılan her türlü yazılım döküman ve hedef kişiler eğitim amaçlıdır.

Videoları izledikten sonra, uygulamada eğitim amaçlı hedef alınan kişilerin özel yaşamına ya da kişisel bilgilerinin güvenliğine yönelik illegal bir amaçla girişimlerde bulunmayınız.

Nitekim, videolara erişimde bulunan her kişiye ait IP adresi şahsım tarafımdan kaydedilmektedir.İlgili kişilerin şikayetleri doğrultusunda bu adreslerin ilgili mercilere ulaştırılması konusunda tereddüt etmeyeceğimi beyan ederim.

The Ballad of Reading Gaol / Reading Zindanı Baladı’ndan…

Each Man Kills The Thing He Loves

Yet each man kills the thing he loves,
By each let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!

Some kill their love when they are young,
And some when they are old;
Some strangle with the hands of Lust,
Some with the hands of Gold:
The kindest use a knife, because
The dead so soon grow cold.

Some love too little, some too long,
Some sell, and others buy;
Some do the deed with many tears,
And some without a sigh:
For each man kills the thing he loves,
Yet each man does not die.

Oscar Wilde


Herkes Öldürür Sevdiğini

Oysa herkes öldürür sevdiğini,
Kulak verin bu dediklerime,
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini,
Kimi yaşlı iken;
Şehvetli ellerle boğar kimi,
Kimi altından ellerle;
Merhametli kişi bıçak kullanır,
Çünkü bıçakla ölen, çabuk soğur.

Kimi yeterince sevmez, kimi fazla sever,
Kimi satar, kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan;
Çünkü herkes öldürür sevdiğini,
Ama herkes öldürdü diye ölmez!

Tuncel Kurtiz


Çıkış noktası bulmakta zorlandığım anlarda konuştuğum, ufkumu genişleten “hayali kahramanlarıma” bir kişi daha eklendi. Reddedildikçe güçlenen kendine özgü hayat duruşu, hayalleri uğruna yaptıkları ve bugüne kadar başardıklarıyla ilham veren biri. Bir palyaço doktor!

Henüz bir tıp öğrencisiyken evinde kurduğu, ufak ancak sıradışı sağlık merkeziyle, 15 binden fazla hastayı tek kuruş ücret almadan tedavi eden deli bir doktor. Herkesin eşit olduğu, hastalarla bol vakit geçirmeye olanak sağlayan, onlarla birlikte yaşanılan ve içinde sanatın olduğu bir merkez bu.

Sağlık söktöründeki çalışanlara, özellikle de doktorlara, “tedaviyi düşünmeden önce insan olun” mesajı veren bir tıp adamı. Yaratıcı uygulamalarıyla başlarda dalga geçilen, sonradan “bir dakika, galiba bu adamın dediklerinde bir şey var” dedirttiren bir devrimci.

Amerikalı olmaktan utanan, kapitalist düzen düşmanı, Bush dönemi için “faşist”, Amerika için “dünyanın en terörist ülkesiyiz” diyecek kadar cesur…

Yaşayan hiçbir bireyin, ’savaş’ kelimesini dahi bilmediği bir dünya… Şiddet ve adaletsizlikten yoksun… Herkesin eşit olduğu bir dünya…

Yarım asırdır işte bu rüyası uğruna çalışan bu deli eylemcinin adı; Hunter Campbell “Patch” Adams.

“Ölümün yanlış olan tarafı ne bayım? Dehşete kapılacak kadar bizi korkutan ne? Neden ölümü bir miktar haysiyet ve insanlıkla, anlayışla ve hatta tanrı korusun, bir miktar mizahla ele alamıyoruz? Ölüm düşman değildir beyler. Bir hastalığa karşı savaşacaksak, önce gelmiş geçmiş en kötü hastalık olan ‘umursamazlıkla‘ savaşalım.”

Robin Williams’ın canlandırdığı, Adams’ın hayatını konu eden “Patch Adams” (1998) filminde duyunca bu lafları, dedim bir dakika, bu adam kim? Gerçek mi bu doktor?

Amerikalı olmaktan utanan, kapitalist düzen düşmanı, Bush dönemi için “faşist”, Amerika için “dünyanın en terörist ülkesiyiz” diyecek kadar cesur…

Yaşayan hiçbir bireyin, ’savaş’ kelimesini dahi bilmediği bir dünya… Şiddet ve adaletsizlikten yoksun… Herkesin eşit olduğu bir dünya…

Yarım asırdır işte bu rüyası uğruna çalışan bu deli eylemcinin adı; Hunter Campbell “Patch” Adams.

“Ölümün yanlış olan tarafı ne bayım? Dehşete kapılacak kadar bizi korkutan ne? Neden ölümü bir miktar haysiyet ve insanlıkla, anlayışla ve hatta tanrı korusun, bir miktar mizahla ele alamıyoruz? Ölüm düşman değildir beyler. Bir hastalığa karşı savaşacaksak, önce gelmiş geçmiş en kötü hastalık olanumursamazlıkla‘ savaşalım.”

Robin Williams’ın canlandırdığı, Adams’ın hayatını konu eden “Patch Adams” (1998) filminde duyunca bu lafları, dedim bir dakika, bu adam kim? Gerçek mi bu doktor?

Kore Savaşında çarpışan bir askerin oğlu (1945). Babası öldüğünde o henüz 16 yaşında. 1961 yılında annesi ve kardeşi ile birlikte Amerika’ya geri dönüyor. Nüfusun %20’sini oluşturan Amerikan vatandaşı zencilerin; beyazların kullandığı tuvaletlere giremediği, aynı restoranlarda yemek yiyemediği, aynı otellerde kalamadığı veya otobüste önlerde oturamadığı yıllar… Zencilere karşı güney eyaletlerinde yaşarken gördüğü bu ayrımcılık ve sosyal dışlanma, ona çok ağır geliyor.

Özgürlükler ülkesi veya domokrasinin beşiği denen ülkede yaşanılan bu ırkçı tutuma “sessiz” kalamayıca da, lisede son iki sene her gün dayak yiyor. Bu aşağılanma, bu şiddet, bu adaletsizlik Patch Adams‘ a, içinde yaşadığı dünyadaki hayatın anlamını sorgulatıyor ve üç kere intihar teşebbüsünde bulunuyor.

18 yaşında, aynı yıl içinde üç defa intihar edip hastanelerde hayata geri döndürülünce, kafasında şimşekler çakıyor ve “başka” bir dünya yaratma uğruna bir karar alıyor:

“Kendini öldüreceğine devrim yap!”

Diyor ki:

“Bugün, evet sadece bugün 30 bin çocuk açlıktan ölecek.
Yarın diğer bir 30 bin.
Bu ilginç değil;
Ancak futbol ilginç…

Bugün 20-50 milyon arası yetişkin adam çocuklarla seks yapmaya yeltenecek.
Bu ilginç değil.
Kirli hava, kirli su, berbat edilmiş çevre de ilginç değil.
Ancak saç bakımı ilginç, ayakkabı ilginç, 3 bin dolarlık saat ilginç.

İşte bu acı veriyor. Acıyı hissetmek, onu çekmek çok ağır. Ve sadece acı duyarak yaşamak insanın enerjisini alır. O yüzden ben acıya odaklanmıyor, oturup hiçbir şey için de kimseye yalvarmıyorum. Acı bir uyarıcı olmalı. Harekete geçmek için bir uyarıcı.” Ve ekliyor:

“İnsanoğlu eğer değişmezse, bu yüzyılda hayatta kalma şansı yok.”

“Ben 65 yaşında hayatımın ‘yemek sonrası yenen tatlı’ fazındayım. Ben; aşkla, neşeyle bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorum. O yüzden ben, kendi cennet bahçemdeyim. Ancak problemin farkındayım; oturmuyor, söylenmiyor, şikayet etmiyor ve bir şeyler yapıyorum.

Ancak bugünün bebekleri veya onların ileride olacak çocuklarının, biz bugünden değişmeye başlamazsak, hayatta kalma şansları yok. Bu durum, zenginler ve onların çocukları için de geçerli.”

Hastanelerde palyaçoluk yapmayı, okyanusa iğne atmaya benzetiyor. Onu asıl hedef kapitalizmi bitirmek.

Peki neden hastaneler?

Dünyada “mutlu” tek bir hastane yok. Hepsi hiyearşik düzende. Zengin hastaneler mutlu, çünkü onların yaptıkları ticari iş kar odaklı. Hastalara şefkat adına ayıracak vakitleri yok. Doktorların çoğu ukala. Kimse de doğal olarak hastanede olmak istemez. Çünkü hastaneler kötü yerler. Ciddi ve bir o kadar da teknolojik…

Bazı hastanelerde gördüğümüz o müthiş tasarımlar, hastalardan çok orada çalışan sağlık personelinin çabuk yıpranmasını önlemek maksadıyla yapılıyor. Yani önce doktorlar, hemşireler rahat etsin, sonra hastalar.

Dünyada şefkati öğreten tek bir tıp okulu yok.

Kurduğu “Gesundheit! Institute” aracılığı ile; bedava, mutlu, hiyearşik düzenin olmadığı ve sevinçle kutlanan “bir anlayışı” tıp okullarına ve sağlık sektörüne yerleştirmeye çalışıyor. Arkadaşlık ve eğlence konseptiyle; yaşlı, akıl hastası, evsiz veya fakir hastaların, sevgi ve şefkat görerek, iyileşmelerine yönelik kurmak istediği 40 yataklı bir hastane var. Virginia’da olacak bu hastanenin tüm dünyadaki tıp alemine örnek teşkil edeceğine inanıyor.

Amerika’daki standart bir hastanenin işletilmesi için gerekli olan paranın %10′uyla da bu işin yapılabileceği göstermek istiyor.

‘Patch Adams’ filmin çekimini, Universal Studios’u, bu radikal hastanenin yapım maliyetini karşılamaya söz verdiği için kabul etmiş. Oysa sonrasında, 400 milyonun üzerinde hasılat yapan filmle ilişkisi olan (21 milyon dolar kazanan Robin Williams da dahil) hiç kimseden bir dolar dahi alamamış.

“Aşk bilet sattırmaz.
Barış bilet sattırmaz.
Adalet bilet sattırmaz.

Bu dünyada iki şey bilet sattırır: Şiddet ve mizah!

Hollywood bilet satmak ister. O yüzden Universal Studios da filmde, onun kapitalizm karşıtı görüşlerine yer vermek yerine; tarihteki ilk ahmak ve gülünç hastaneyi kurma çabası içinde olan komik bir doktor gibi gösteriyor.

Cinayete kurban giden kişinin kız arkadaşı değil, çok yakın bir (erkek) arkadaşı olması ve bugün bile henüz yapılmamış olan hastanenin, filmin sonunda akan karelerde sanki gelen bağışlarla bitirilmiş gibi gösterilmesi filmdeki can sıkan hatalar.

Patch Adams kendi filmi için de, “keşke Benigni’nin ‘Life Is Beautiful‘ filmindeki kadar zeki mesajlar verebilseydi” diyor. Ancak yine de, dünya sevgiye o kadar aç ki, “bu filmin hiç katkısı olmadı” diyemiyor. Yaptığı performanslardan yılda 300 bin dolar kazanırken, film sonrasında bu bir milyon dolara çıkmış. Kendi hayatında zaten hiçbir şeye “sahip” olmamayı seçtiği için de, kazandığı paranın tamamını rüyası için harcıyor.

Hayalindeki hastane modeli olur da bir gün hayata geçerse, bugüne kadar konuşma yaptığı binlerce tıp öğrencisinin en az %70′inin gelip burada çalışmak isteyeceklerini düşünüyor. Hem de çok az bir ücretle. Çünkü tıp bilimine adım atan çoğu öğrencinin rüyası da esasında bu. Ancak mezun olduklarında gidecekleri böyle bir kurum yok. Olanların hepsi kapitalist düzenin yarattığı hastaneler. Bu durumda onlar da sisteme ayak uyduruyor.

İşte o yüzden, 4 yılda gerekli finansal desteği kesin bulup yaparım dediğim hastane, 38 yıldır hala yapılamamış olsa da, ilk günkü heyecanını kaybetmiyor, hayal kırıklığına uğramıyor. “Bunun doğru şey olduğunu biliyorum. Çünkü doktorların, hemşirelerin, herkesin böylesi bir hastanede çalışmak için can attıklarını biliyorum.”

Bu arada son yıllarda tıp adamları “gülmenin sağlığa yaptığı olumlu etkiler” üzerinde çalışıyorlar. Adına da “terapötik mizah” koymuşlar: ‘mizahı kullanarak hastalıkları iyileştirmek.’ Dediklerine göre, stres olduğu zaman vücudumuz kortizol salgılıyor. Yüksek kortizol sistemi de bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Gülmek ise bu kortizol seviyesini azaltıyor. Maryland Üniversitesi’nden Koruyucu Kalp Sağlığı Departmanı sorumlusu Michael Miller’ın yaptığı araştırmaya göre, kalp hastası olan bir kişiyi güldürdüğünüz zaman, bu hastalığın tekrarlama riski yüzde 40 oranında düşüyormüş. Bu yöntem Türkiye’de de denenmeye başlanmış.

Geçtim bunları, gülme yogası yapanlar bile var!

Ancak Patch Adams’ın yola çıkış amacı “terapötik mizah” falan değil. Hiçbir zaman ‘gülmek en iyi ilaçtır’ demediğini, en iyi ilacın ‘arkadaşlık’ olduğunu söylüyor. Yani sevdiklerimizle kurduğumuz ilişki.

“Gülmeyi hiçbir zaman bir tedavi yöntemi olarak düşünmedim. Müziği, sanatı veya dansı da düşünmediğim gibi. Bunların hiçbiri, yardım etmek için, terapi gibi ufak bir kelimeye ihtiyaç duymayacak kavramlar. Sanatın, terapi kelimesinden gelecek yardıma ihtiyacı yok. Bunlar birer insanlık kültürü.

Kültürle tedavi olmaz. Biz eğer sağlıklıysak kültür yaparız.

Benim için ‘mizah’ bir içerik. O yüzden biz de hastenemizde insanların; mutlu, eğlenceli, sevecen, iş birliğine açık, yaratıcı ve düşünceli olmalarını planlıyoruz. Bu, sağlıklı toplumlarda bireylerin kaynaşması için bir yol sadece.”

18 yaşında palyaçoluk yapmaya karar verdiğinde, kafasında bunu sadece hastanelerde yapmak yokmuş. Tanrı olarak gördükleri “para ve gücün” altında ezilen yetişkinlerin dünyası çok ciddi çünkü!

“Hasta bir çocuğa mizahla yaklaşmakla, asansörde karşılaştığım yüzü asık bir iş adamına arkadaşça davranmak arasında büyük fark yok. İkisi de eş deneyimler. Ancak filmde gösterildiği gibi, hasta bir çocuğa sadece komiklik yaparak dünyanın daha iyi bir yer olacağını göstermek çok yanlış. Dünyadaki açlık veya şiddet keşke böyle bitebilse.”

O yüzden halka açık her yerde rengarenk palyaço kıyafetleri giyiyor. Kulağına, iskelet çenesi veya yemek çatalı küpesini takıyor. Bu onun vermek istediği mesajın bir parçası. O sıkıcı insanlara bir neşe kaynağı olmak ve kendisiye de kolayca sohbete başlamalarına imkan sağlamak istiyor. Ayrıca şiddet olan bir yerde insanlarla iletişime geçebilmek, tabii ki “gri takım elbiseli” birine oranla çok daha kolay.

İşe de yarıyormuş. Uçakta yanına oturan, asansörde veya markette beklerken karşılaştığı insanların %99′u ona “neden böyle giyindiğini” sormalarıyla sohbet başlıyormuş. Bu da Adams’a kendi felsefesini anlatabileceği bir-iki kişi daha demek. Hem de hiç azalmayan bir heyecan ve keyifle.

Nereye giderse gitsin, o şalvar pantalonunun içinde sürekli 20-25 kg ağırlığında, onlarca oyuncak taşıyor. Kafasında ördek şapka, elinde balık. Oynadığı palyaço karakteri için “onun down sendromu var” diyor. Çünkü ‘down sendromu’ olan yetişkinlerin çoğu “koşulsuz sevme” ve “komik” olma özellikleri taşırmış.

İşte Patch Adams’ın kullandığı tıbbı araç ve gereçler!

Rusya’da imkanları olmadığı için ağrı kesici bile verilemeyen bir hastanede, aylardır acıdan inliyen, bağıran çocuklar onu görünce susup, gülümseyebiliyorlar. Çünkü o, onların gözünün içine sevgiyle bakıyor ve basit palyaço teknikleriyle, kısa süreliğine de olsa, acılarını unutturabiliyor.

Hastanelere gittiğinde en kötü durumda olanı öğrenip öncelikle onun yanına gidiyor. O hastanın vücudunun tamamı yanık olsa bile, onu tedavi edemeyeceğini bilse bile, hatta yardım edemeyeceğini de anlasa, bir şeyi çok iyi biliyor: o hasta ile, belki sadece gözlerinin içine bakarak bir iletişim kurabilmek. O hasta, Adams’ın o an orada, onun için olduğunu ve sevildiğini anlıyor. Bu da, hastanın tedavisinin belki bir miktar da olsa kolaylaşması demek. (Bu linkteki video‘da da, Kabul Afganistan’daki bir çocuk hastanesi’nden – içinde rahatsız olabileceğiniz karelerin de olduğu – gerçek görüntüler var.)

Patch Adams’ın hayali kahramanlarım arasına girmesinin en önemli nedeni, sanırım onun Maslow’un ‘ihtiyaçlar piramidi’nde ‘kendini gerçekleştirmiş‘ olması… Böyle adamları gördükçe ve onların “neden” nefes aldıklarını anlamaya çalıştıkça, daha ne kadar çok fırın ekmek yemem gerektiğini de görüyorum.

Daha sonraki yazılarımda, Patch Adams’ın; bu yüzyılda insanoğlunun, “para ve güce” tapan bir toplumdan, “şefkat ve cömertliğe” tapan bir topluma dönüşmeyi becerememesi halinde neden yok olacağına inandığı ve “dünyanın başındaki en büyük bela” dediği kapitalizmi yok etmek adına ortaya koyduğu fikirleri tartışmaya açmak istiyorum.

O zamana dek, kendimizi biraz daha gerçekleştirebilmek üzere…